iki farklı zaman diliminde yaşayan bir aileyi düşünün. evlerinde her gün yemek pişen, aile resinin eve sıcak ekmeklerle gelebildiği, mutlu küçük bir aile. ve bu küçük ailenin küçük çocukları, ilk zaman diliminde herhangi bir nedenden dolayı ölür. anne baba çocuklarının ölümüne türk filmlerinde görmeye alıştığımız şekilde üzülür. beyazlayan saçlar, babanın uzayan sakalları, alkol, sigara vesaire...çocuk gömülür. artık onun nerede olduğu bellidir. toprağın altındadır çocuk ve geri dönmesi büyük bir mucizedir artık. ama bilirler onun nerede olduğunu. artık tek yapmaları gereken şey oturup acıya alışmaktır. yeterince üzülmek gerekir zira. ruh, acı eşiğini genişletene dek sabretmek gerekir. uzun vadeli bir huzur için, kısa vadeli acı çekmek gerekir. eğer acı uzunsa huzur ondan daha uzundur.
iyi sonuçlar için kötü sebeplere katlanmak gerekir!
diğer zaman diliminde ise çocuk ölmez. ya da ölür ama ailenin bundan haberi bile olmaz. çünkü çocuk kaçırılmıştır. çocuklarının kim olduğu belirsiz adamlar tarafından ne amaçla kaçırıldığını bilmeyen bir aile kalmıştır geriye! ne yapılması gerektiğini bilemezler. beklerler, beklerler ama neyi? çocuklarının dönmesini mi? ölüm haberini mi? çünkü aralık kalan bi kapı kalmıştır çocuğun ardından. ve her kapı gıcırtısında binbir heyecanla kapıya koşan bir anne ve baba vardır. beklenir, acı çekerek; fakat bu acının sonu belli değildir. ancak çocuğun akıbeti bu acının akıbetini belirler. huzur kalmaz, çünkü küçük bir umut her zaman vardır. sadece işkence uzar! aralık duran kapıya her koştuklarında, gıcırtının yalnızca rüzgar esintisi olduğunu gören aile, çivi üstünde oturdukları yerlerine katlanmış bir acı ve huzuru kaçmış bir ruhla geri döner.
uzar, uzar, uzar...bomboş bir karanlığa doğru! neyi beklediğini bilerek geçirilen işkence günleridir, doğru acıyı çekememenin getirdiği daha acı günlerdir aslında!
13 Ağustos 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder